Baktığında hükümetler devrilirdi
Sustuğunda sessizlik ağlardı
Yürüdüğünde yollar secde ederdi
Saçını savurduğunda rüzgar destek verirdi
Güneş güzelliğine gülerdi
Yıldızlar daha hevesle ışırlardı
Bulutlar bağırırlardı ona bir şey olursa
Asmalar üzüm dökerdi…
Nerede olduğu belli değildi
belki de sadece kafamın içindeydi
Belki dumanlı bir gecenin iç acısı
Belki de kızıl bir şafağın kan tortusuydu
Yüreğimin içine oturmuş
Denizin üstüne yansıyan güneş parıltılarıydı…
“Şafağı çalmayı planlıyorum” dedi büyücü adama. Şafak olmazsa gün doğmaz. Gün doğmazsa gündüz olmaz. Gündüz olmazsa ıssız geceler başlamaz. Gece başlamazsa her şafak vakti aynı şeyleri düşünmem. “Ama,” dedi, “bir sıkıntı var. Gecede saplanıp kaldım. Gün doğmuyor. Geceyi hayaller sarmış, umudumsa yıldızlar kadar uzak…”
Bir şekilde 28 yılı devirdik. Sokaklarda geçen çocukları yılları, yıllar geçtikte silikleşmesi gerekirken, daha da belirginleşti. Gökyüzü biraz daha karardı, aydınlık hasreti ruhu esir aldı. Esir alınan ruh kabından taşmak, parmaklıları bükmek istiyor şimdi. Yüzyıllar boyu sürecek bir döngünün parçası olmak ne yarayacak bilmiyorum. Birileri ölüyor, birileri doğuyor. En az milyar senelik yaşam tarihinin yanında, senin taş çatlasa 80, ortamala 65 yaşının nasıl bir anlamı olabilir, idrak edemiyorum. Anlamı olan sokak lambasının önünden geçen kar tanelerini izlemek, denizin üstüne vuran güneşin ışıltılarını gözlerine hapsetmek. Eğer biraz daha coşmuş olursan, denizin dibine ulaşmak. Biraz şanslıysan sevebileceğin insanlar bulmak. Doğmamak daha dertsiz olurdu şüphesiz fakat denizi, kadınları, kar tanelerini ve gökyüzünü görmeden hep yok olmak daha kötü olurdu. İşte hayat sadece bunlar için yaşanır. Hiç şüphesiz 60’larda bir Mart ayında yaşıyor olsaydım daha mutlu olacağım gerçeği bu yüzden. O zaman belki Sultanahmet’e çadırı serer, çimenlerde uzanırdım hippilerle birlikte. Ama madem ki 2012’nin Mart’ındayız, o da kutlu olsun, ne kadar olabiliyorsa…
Daha ne yapabilir ki bir insan diye haykırmak istiyordu. Sonra hiçbir şey yapmadığını fark etti. Hiçbir şey yapmıyordu. Bundan oldukça rahatsızdı. Oldukça rahatsızdı ama hiçbir şey yapmıyordu. Bekliyordu. Beklemesi bitince, bir bardak çay içiyor, sonra tekrar bekliyordu. Neyi beklediğini… kesinlikle bilmiyordu. En ufak bir fikri dahi yoktu. Birasını açtığı gecelerde beyninin içinden belli belirsiz, ama sayısı milyonlarla ifade edebilecek düşünce yağmurları akın ediyordu. Bazen kendini kaybedecek gibi oluyordu. Burnuna keskin bir ses geliyor, kulağında yoğun bir koku doluyordu. Gözleri ocakta pişen yemeğin tadını alıyordu. Bir doktorun “epilepsi herkeste vardır, sadece bazıları bilmeden bunu tetikler” dediğini hatırlıyordu. Her şey karışmasına rağmen netleşiyordu. Daha önce hiç deneyimlemediği bir kesinlik hakim oluyordu. Tetikleme anı bu muydu merak ediyordu? Birası bittiğinde bir müddet kafasında bir boşluk oluşuyor, ardından normale dönüyordu. Normal olan bu mu bilmiyordu? Biraz düşünüyor ve sonra vazgeçiyordu. Sonra… evet… bekliyordu… Daha ne yapabilir insan diye haykırmak istiyordu… Sonra hiçbir şey yapmadığını fark etti… Hiçbir şey yap…. (döngüler tükenmiyordu)
“İnsanlar ne kadar düz” diye düşündü, belki gereğinden de fazla düz. O zaman dünya bu kadar yuvarlak olamazdı. Hepimizi kandırıyorlardı. Önce bacası görünen gemi yalandı, hep doğuya gidip batıya ulaşmak yalandı. belki de dünya kocaman bir düzlüktü. belki sürekli batıya ya da doğuya gittiğinde boşluğa düşüyordun.
Düşündü. Televizyon.
Evet, evet. Aptal Kutusu.
“Bundan haber alınır mı?” diyor sordu kendine, “bundan bir şey izlenir mi? Maç da izleyemez olduk parasız…”
O zaman ne yapmalı?
Düşündü. 1 ay. 2 ay. 3 ay.
Yüzyılın ütopyası kadim bir boyuttan kopup aklına geldi.
Televizyondaki tüm kanalları sildi. Sadece beş kanal bıraktı.
1-flash tv 2-fox tv 3-samanyolu 4-telegol hangi kanaldaysa 5-akıllı tv.
şimdi kafası rahat. tv’yi goy goy izlemek için kullanacağı kesinleşti. şimdi ütopyasını gerçekleştirmiş bir adamın güveniyle güneşe bakabilir. hem de güneş gözlüksüz.
Nereden geliyor bu çatışma? Neden güneş yemyeşil çalıları acımasızca yakıyor? Neden deniz sahile vurduğunda kumları da alıp gidiyor? Çok mu zor zarar vermemek? Kendinin olanla yetinmek? Nereden geliyor bu açgözlülüğümüz? Niçin yetmiyor çimenin yeşili, gökyüzünün engin maviliği? Niçin sürekli almak zorundayız? Niçin ev? Niçin araba? Niçin daha şık kıyafetler? Nereden geliyor bu büyük kötülük? İnsanlar niye savaşıyor? Bir zamanlar tektiler, karı koca ve evlatlardılar. Şimdi savaşıyorlar. Yaratımın özü niye kaostan geçiyor? Niye doğmak için ölmek zorundayız? Niye birileri dağa çıkmak, başka birileri de onları avlamak zorunda? Bu nefretin, bu yabancılığın kaynağı ne? İnsan öldüğünde gerçekten bir son mu bulur her şey? Yoksa daha büyük bir bütünün parçası olduğumuzun farkında değil miyiz? Toprakla bir olmaya yolluyorlar bizi. Toprakla bir oluyorsak, belki de o kadar kötü değildir her şey. Her çimende yeşerir, her rüzgarda boynumuzu eğeriz. Her yağmurda su içer, her gün doğumunda sonsuzluğa bakarız.